Pazar, Temmuz 19, 2009
Nostaljinin babası omzumda benim...
Bulutlar gitsin
Yoksa ben nasıl yenilenirim
Hadi gülümse......
Bu güzel şarkının sözlerini rüzgar ne zaman getirse kulaklarıma işte ben o an kendimi 1988 yılında, Gökçeada'da bulurum. Hayatımın en güzel yazlarını geçirdiğim ada, duygusal coğrafyam da suyun dışında ağrı dağı olan bir buzdağıyla eşdeğerdir. Saçma ama yeri gelir o topraklardan ve denizden koparılmış bir mülteci ya da sınırdışı edilmiş bir vatandaş gibi hissederim kendimi. Tezat, arabamla
dört beş saatte ulaşabilecek ken.
Özlediğim bir yar olur bazen ada, içince içimi daha da dertlendiren. Terk edilmiş köyleri aklıma gelir, yamuk yumuk parke taşlarıyla ve terk edilmiş bir sevgili mezarına dönüşüverir o evler; darmaduman olmuş damlarıysa yazısız birer mezartaşı.
12 yaşında bir çocuk değil de 12 yaşında bir delikanlı, 12 yaşında bir adammışım aslında ben o zamanlar. Kuzu limanından gün batımını izleyen ilker neleri hissediyorsa şimdiki ilker'de bu suni şehirde gün batımını apartman aralarından ne kadar izleyebilirse aynı duyguları aşağı yukarı hissediyor.
Taaa o zamanlarda adanın toprak yollarında araba kullanıyor, sonuna kadar açsam da teybimin sesini, garip görünümlü kolonlarımdan çıkan güzelim Sezen Aksu sesi ancak arabanın kapsadığı yer kadar bir bölgeye sesi ulaştırıveriyordu.
Yani şimdi kafamda beliriveren o zamanın copysi aslında karikatür gibi birşey.
Oysa ne garip. Her yıl ilk arayıp tebrik eden ben olmak için takvimimde asıl günden bir önceye kaydetmiştim. Şimdi ise sadece es geçiyor ve de sana, çok değerli arkadaşıma hayatta başarılar diliyorum.
Cumartesi, Temmuz 04, 2009
Senin ardından...
Beklemek yok yani,
Kırmızı da yok.
Hep yeşil olacak, ekşi bir elma gibi.
Pazar, Haziran 28, 2009
NE DESEM BİLMEM Kİ. BU DA ŞAPKASIZ OLSUN
Karşılıksız bir çek gibi karşılıksız kalacak duygular içerisinde kalmak korkusu, çoğu zaman kınından çıkmak üzere, kılıcımın kınında sarılı halde bırakıyor elimi, sıkıca tuttuğumla kalıyorum keskin kılıcımı. Aile babası ve çocuk sahibi olduktan sonra cahil cesareti statüsünden feragat etmiş adamlar gibi bastırmak zorunda hissediyorum ben de psikopat hissiyatımı. Dışa vuramamak içteki cerahati, akıtamamak içimdeki pis kanı, mideden çıkmak zorunda olan kusmuk gibi sarsıyor tüm bünyemi ve vücudumdaki tüm fonksiyonların içine sıçıyor. Parmaklarımı boğazıma sokup öğürmek, rahatlatmak istiyorum kendimi boşalmak, rahatlamak için. Ne kadar telkin edersen et kendini, ne kadar bildiğin psikolojik oyun varsa uygula hatta shaolin rahiplerinin tüm yetisine sahip olsan da dünyevi; olumlu ya da olumsuz düşünceden arınmak adına kifayetsiz. Acı bir durum.
Duvarlara vuran sıkılmış yumruklar, farklı sebeplere kızıp da garsonlardan hıncını almak için hesaba itiraz eden müşteriler, eşine kızıp personelinden hırsını çıkaran patronlar anlayabilir beni. Damdan düşenlerdir yani damdan düşeni anlayacak. Acılara tutunmadan acı çekenler anlaşılmaz, anlaşılamaz .Bunlar da nerden çıkıyor denirse bir gün bana, bilmiyorum derim ve şöyle diyebilirim; tek bildğim sokrates gibi hiçbirşey bilmediğim...
Cuma, Haziran 19, 2009
Keten bir kış...
En profesyonelim dediğim zamanlarda çeşitli psikoloji teknikleriyle, inanılmaz yöntemlerle beyinlerimiz yıkanır savaşa hazır hale getirilirdik. Kurmalı oyuncaklar gibi aynı şeyleri düşünür, aynı yemekleri yer aynı zamanda aynı insanlarla aynı şeyleri yapardık. Bu sebepten aynı saflarda yaşadığım arkadaşlarım bir süre sonra yalnız kaldıkları vakit sürüden ayrılmış kuzu gibi hissettiler kendilerini. Özellikle liderlik vasıfları olmayan, insiyatiflerini kullanamayanlar sendromun en babasını yaşadılar. Çok zorlandılar dönüş yaptıkları doğduğu topraklarda. Kendini vuran arkadaşlarım olduğunu biliyorum.
Yalnız kalınca özellikle de zor durumdaysa insan mutlaka geçmişini sorguluyor. Kendimden biliyorum bunu ve eminim tüm insanlarda aynı psikoloji hakim. Yani sevgilinden ayrılmışsan, iflas etmişsen, hastaysan, ölmek üzereysen ya da olmaman gereken olağandışı bir durumdaysan gene sorgulama olayı gerçekleşiyor. Zaman bu ilaç olduğu kadar aynı zamanda da anti ilaç. Yapan o yıkan gene o. Çaresi varmı dersen kürtaj derim hemen.
Vasiyetnamesi iç cebinde olan çok insan gördüm ve öldükten sonra ailelerine iletmek üzerine notlarını taşıdım. Ağır bir görev, tanımadığın birilerine çok iyi tanıdıkları birinin kötü haberini götürmek. Yani beni tanıdıkları gün tanıyacaklarına lanet edecekleri aşikar.
Benim hiçbir zaman sanırım birilerine bırakacak birşeylerim olmadı yazdıklarım ve hissettiklerim dışında. Birkaç kiloda gözyaşımı eklemeliyim, tabiata dökülmüş sonrasında denizlere karışmış.
Birgün ben olmayınca beni tanıyan insanlar güzel ya da kötü anılarla hatırlayacak beni, çok yakınlarımsa resimlerime bakıp yazdıklarımı okuyacak. O vakit hangi psikolojiyle neyi kime yazdığımı bilecek, o zamanı düşünüp belki kendilerinden birşeyler bulacak birleştirdiğim harfler arasında.
Ürettiklerimi ve kendi kendime yapabildiğim şeyleri okumayı görmeyi izlemeyi seviyorum. Kendime göre iyi bir koleksiyoncu olduğumu düşünüyorum mesela. Kendimi bildim bileli birşeyleri tıkıyorum bir yerlere. Pul,eski parfüm şişelerim, peçete, kibrit, misket ilk aklıma gelenler. Çöp ev kıvamının uzağından yakınından geçmesede var böyle bir merakımız, yapacak bir şey yok. Dolaplarımda ve sakladıklarımda aslında kendi tarihimi görüyorum. Örneğin boş parfüm şişelerime bakarken o kokuyu kullandığım dönem nerelerde gezdiğimi yanımda kimler olduğunu çok net hatırlayabiliyorum. Bu şekilde gelen nostaljik tat hüzünle beraber samimi bir rüzgarla yüzümü okşuyor.
Salı, Haziran 16, 2009
Tek şeritli yolumda kaçırdığım son dönemeç, tutunamadığım uçurum dalımsın.
Yetmezki karlı dağlarıma yangının,
yetmez artık umutlarımı yeşertmeye yağmurun;
Yetmez sözler,
Çok karışık bu işler...
En iyisi Sinan abi sen bana bir duble daha yolluk ver...
Sen ölme sakın sezenim.
Cumartesi, Haziran 13, 2009
Geçtiğimiz pazar günü insanı rengiyle boğan gri bir gökyüzü altında evden çıktım. Birlikte çok vakit geçiremesek de paylaşımlar açısından oldukça ortak olduğum, gönlümü paylaştığım ve de çok sevdiğim sevgili dayımın kabrine ilk kez ziyaret etmek üzere yola çıktım.
Mezar yerleri gitgide kalabalıklaşan kentte ücra yerlere sürgün edilmiş ve hiç tanımadığım hayatımda gitmediğim varoşlardan geçerek yaklaşık 1 saatlik yolculuktan sonra kabre ulaştım.
Geçen sonbaharda lösemiden kaybettiğim güzel insan öylece toprağın altında yatıyor ve ben dua etmekten başka hiçbirşey yapamıyordum. Apayrı şeyler, hatta saçma sapan şeyler geliyor insanın aklına bu durumda. Komşularını merak ettim. Onların çiçekleri nasıl? Kaç yaşındalar neden ölmüşler gibi bir sürü soruma cevap almak için şaşkın şaşkın bakındım durdum etrafıma.
Hemen arkamızda iki orta yaşlı annenin konuşmalarını duydum. Genç yaşta oğullarını kaybetmişler ve birbirlerine civanlarının nasıl vefat ettiklerini anlatıyorlardı. Bu tip durumlarda sanırım ağlamamak zor olan. Acı bir durum. Karşımdaki kader birliği yapmış anneler canımı çok acıttı.
Sonrasında diğer mermerleri ve üzerindeki yazıları merakla okumaya başladım. Gözlerim sanırım doğum tarihlerinde 1940'lı, 30'lu insanları görmeyi umuyordu benim gibi fakat kısa bir gözlemden sonra yanıldığımızı anladık. Gencecik filizler toprak altındaydı hep. Bir sürü gencin diploma merasiminde çekilmiş kepli fotoları mezar taşında küçük bir elipsin içine konulmuş duruyordu öylece. “Henüz ölmemem gerekiyordu” diye haykırıyorlardı adeta masum resimlerindeki sessiz gözleriyle.
Ayrldım ordan ve adağımı gerçekleştirdim.
Salı, Nisan 14, 2009
Biliyorum, birşey ifade etmiyor ama!
Ben bir çiçek olsaydım eğer;
Sadece senin ellerinde tutulmak ve sadece senin tarafından koklanmak isterdim.
Eğer yoksa vazo, önemide yok zaten.
Ben yatağının başucunda,
Yarısına kadar su dolu bir bardakta yine eşlik ederdim sana.
Solmayan ilk çiçek ben olurdum sanırım,
Güneşinden faydalanır ışığınla da aydınlanırdım.
Eğer bir gün diyecek olursan “ben bu çiçekten bıktım”
Olsun derim, “ben tarafından çiğnenmeyede razıyım”…
Cumartesi, Nisan 11, 2009
Bla, bla, bla...
Dün akşam uzun bir aradan sonra kendimizi ödüllendirmek istedik ve sinemaya gittik.
Gelen yeni filmler arasında ilk gözümüze çarpan "Okuyucu"ydu tercihimiz de o yönde oldu.
Değişik sıradışı bir hikayeydi, senarist bence çok başarılıydı.
Titanic'te yıldızı parlayan Kate Winslet ve David Kross'un başrolünü paylaştığı film 1900'lü yılların başında Nazi Almanyasında geçiyor.
ilk bölümde film 15 yaşındaki tıfıl bir gence, 36 yaşında olgun bir kadının
cinsellikle ilgili ilk eğitimi vermesi gibi gözüküyor ayrıca bu bölüm çok basit olarak da algılanabilir ve bence bu gayet normal. Çünkü oldukça basit işlenmiş.
İkinci bölümde ise yıllar geçiyor genç çocuk hukuk öğrencisi olarak karşımıza çıkıyor ve bir süre önce hakkında hiç bir şey bilmeden aşık olduğu kadına
yahudi soykırımından dolayı sanık koltuğunda oturur bir halde mahkemede rastlıyor.
İzleyici burda sorgulamaya başlıyor durumu. Binlerce insanın ölümüne sebep olmuş cahil bir kadına acımak istiyorsunuz; istemekle de kalmayıp acıyorsunuz
resmen. Sonrasında mahkemenin karar verme aşamasında seyirci koltuğunda oturan genç avukatın, sevdiği kadının alacağı cezada indirim yapmasını sağlıyacak
bilgileri yargıca vermesi için oturduğunuz yerde yanıp tutuşacaksınız. Anlamsız bir şekilde aşk galip gelmeyecek.
İzleyiciler bu aşamada resmen yönetmen tarafından taraf tutulmaya zorlanacak ama beklenildiği gibi sonlanmayacak film.
Kate aldığı oscar'ı gerçekten hak etmiş. Mimikleri adeta dans etmiş kamera karşısında, mükemmeldi.
Neden filmin ismi "Okuyucu" derseniz, baş roldeki hanna'nın (kate) okuma yazma bilmemesi ve genç erkeğin kendisine kitap okuması karşılığından onunla
birlikte olması yüzünden.
Kısaca duygulanıp, ağlanacak insanı etkileyip düşündürecek bir film.
Günümüzde, reel dünyamızda da düşünme yetisi olan insanlarımızı düşündürecek, diziler dışındada izlenecek, fikir sahibi olmamız gereken, bunun yanında
söz sahibide olmamız gereken bir ülkemiz ve ülkemizin sorunları var.
Kısa bir süre önce yerel seçimler oldu mesela. Tanıdığım çoğu insan kuzu gibi gidip oy verdi. Vermiş olmak için verdiler resmen. Takım tutar gibi
parti tutmaya alışmış insanlar hangi partinin ne vaat ettiğini bilmeden akıllarında kalan ve bir şekilde kafalarında yer tutmuş isimlere oy verdiler.
Ankete ihtiyaç duyulmayan, hangi bölgenin ne yapacağı, kime oy vereceği aşağı yukarı belli olan seçimlerdi.Güneydoğu dışında ne şiş yandı ne kebap.
O bölgenin tektipe düşmesi düşündürücü. Düşündürücü olduğu kadar da
sorgulanması gereken yeni konulara açık olması. Örneğin oradaki yüzbinlerce askerin
varlığı... Neden ordalar? Kimi kimden koruyorlar???
Bunla birlikte bi kaç gün öncesinde Mr.Obama ülkemize gelerek ilk dış gezisini gerçekleştirdi. Güzel şeyler söyledi ama kime? Herkese.
Herkes kendince sıkıntısını anlattı ona. Hem patrik, hem ahmet türk, hem ana muhalefet hemde ermeniler taleplerini iletti kendisine. Bütün hepsine
pışpış yapıp Irak'a geçti. Hemen akabinde Rasmussen'inde kulağını çektiğini söyleyen Mr.Obama Danimarka'dan gelen son haberle beni iyice hayal
kırılığına uğrattı. Rasmussen'den beklenen özür yerine yeni bir karikatür krizi daha haber sitelerine düştü. Yani Obama'nın gezisi sadece okul gezisi
durumunda kaldı. Ben Amerika'nın bugüne kadar yürüttüğü dış politikadan feragat edeceğini ve lehimize gelişecek yeni atılımlar olmayacağı görüşündeyim.
Oynayan sempatik bir adam var bence dünya devinin başında.
Yazmayı es geçtiğim bir de Kılıçdaroğlu olayı vardı. Kafamda toparlamıştım fakat bir türlü dökememiştim klavyeye konuyu.
Gayet objektif olduğum siyaset sahnesinde ender görülecek yapıcılıkta, mütevazi, güzel konuşan, gözlerinden beyefendilik akan dürüst bir insan kanımca.
Kendisi nasıl adını duyurdu ve ortaya çıktı hatırlayalım. Dengir Mir mehmet Fırat ve Melih Gökçek hakkında ortaya çıkardığı yolsuzluk iddaalarıyla gündeme
geldi ve istanbul büyükşehir belediye başkanlığı adaylığıyla hala gündemde.İkinci ecevit denilen hatta hürriyet gazetesi tarafından Gandi'ye bile
benzetilen Kılıçdaroğlu, Topbaş karşısında hezimete uğradı. Bir başkasının kirli çamaşırını ortaya dökmek, dürüst insana susamış toplumumuzun gözüne girmeye
yetti. Bu bir lider olmak için yeterli sebepmidir? Bence değildir. Daha doğrusu olmamalıdır.
Akılda kalan bir vaati olmayan Kılıçdaroğlu'nun gelmesi sadece AKP karşıtları tarafından isteniyordu. Yani yapacağı icraatlar için değil sadece AKP
tekrar İstanbul'da Büyükşehir belediyesini kazanması diyeydi.
Liderlik, komuta etmek donanımlı olmayı gerektirir. Eskiden lider denince yada komutan dediğiniz zaman kişinin normal yeterliliği dışında
haricen kimsenin vakıf olmadığı konularda da başarılı olduğu ve yetiştirildiği bilinirdi. Artık tamamen böyle değil. Kişinin kuracağı ekip tamamlayıcı unsur
durumunda. Yani Kılıçdaroğlu ne kadar hoş, ne kadar bilgili gözüksede ekibi ve teşkilatlanması yeterli değilse ki değil, başarılı olması imkansız.
Yada tesadüfen başarılı çıkacağı ilerde gerçekleşecek seçimlerden koltuktan halk tarafından indirilmesi çok süremeyecek.
Kısacası kollektif çalışılmazsa hiç bir yere varılmaz. Doğru lider ve doğru ekip...
Perşembe, Mart 26, 2009
Beyaz gül ve beyaz papatya
Kendi fikirlerim oluşup, objektif bir gözle etrafıma baktığımdan ve değerlendirebildiğime emin olduğumdan beri, eğer eleştiri yapacaksam yapıcı eleştirilerle insanların karşısına çıkmaya çalıştım hep. Benim gibi düşünmeyip tersini uygulayanları ise kolaycı, ucuza kaçan, söyledikleriyle yada yazdıklarıyla boşa çalışan insanlar olarak gördüm. Bu hususta da insanları ikiye ayırdım. Birincisi emek harcayıp bir eser meydana getirenler; ikincisi hiçbir icraatları olmayıp da eser meydana getiren, ter döken insanlara eleştirerek ya da çamur atarak hayatlarını idame ettiren asalaklar. Örneğin bir resmi ya da heykeli eleştirmek kolay olandır. Bir yapıyı, bir besteyi eleştirmek kolay olandır. Ya da şöyle değerlendirmek de mümkün. Emek verilip de üretilmiş bir obje sahibi her şeyden önce saygıyı hak eder ve bu doğrultuda emeğe saygı duymayıp ucuzca taşlamak, aşağılamak basit bir söylemden ileri gitmez. Kalıcı olan her halükarda eserdir, yitip gidecek olan, unutulansa sefil eleştiriler olacaktır.
Nuri Bilge Ceylan’da aynı Fatih Akın gibi son yıllarda popüler olmuş, kazandıkları ödüller le ülkemizin sözde reklamını yapmış yönetmenlerimizden. Birkaç yıl önce “iklimler”i, birkaç gün önce de “üç maymun”u izledim. Kafamda iklimleri günlerce analiz etmiştim izledikten sonra. Ödül kazanmış bir “sanat” filmiydi, velakin “üç maymun”un da akibeti öyle oldu. Sanat camiasının değerli bir sinema ödülüyle taçlandırıldı ve “yalnız” ülkemize yalnız olmayan Nuri Bilge Ceylan tarafından bu ödül hediye edildi. Gurur duyduk, günlerce magazin manşetlerinde okuduk. Tabi ki bunun üzerine geç de olsa “üç maymun”u da analiz ettim dün gece.
İlk paragrafın anafikrinde belirttiğim gibi derdim filmi eleştirmek değil, derdim bir film neye göre sanat filmi olur ve hangi kriterlere göre Avrupa filmlerimizi ödüllendirir? Kıstası nedir bunun? Asılmak istediğim noktalar buralar. Sonuçta ben hiç film çekmedim, sinema eleştirmeni de değilim. Aksine izlediğim her filmi beğenen, ucuz Vietnam filmlerini hatta Cüneyt Arkın’ın bol kılıçlı, Ayhan Işık’ın Belgin Doruk’un şöförlüğünü yaptığı filimleri defalarca izleyecek ve bıkmayacak kadar film aptalı bir kişiyim.
“İklimleri” şık ve pahalı bir sinemada yaklaşık 10-12 kişi kadar insanla izledim. Bu izleyicilerin bir kısmı sıkıntıdan ikinci yarı filmi izlemediler bile benim gibi filmin sonunu merak edenler ise bitimde hüsrana uğramış şekilde hatta ve hatta paramızı resmen sokağa attık diyerek çıktılar sinemadan dışarı. El kamerasıyla amatör bir şekilde çekilmiş gibiydi film ve senarist oldukça kelime tasarrufuna gitmişti senaryoda; üstelik o dönem krizde yoktu ülkemizde. Uzun süren suskunluklar gözleri konuşturuyordu sanki. Çok ucuz maliyetle kurtarılmış bir filimdi zannımca. Film bitiminde ben daha iyisini çekerim dediğimi hatırlıyorum bütün cahilliğimle. Benim gibi bir amatör bu yorumu yaptı gerisini siz düşünün.
“Üç maymun” “iklimler”e göre daha akıcı ve daha anlamlıydı. Fakat neye göre ödül aldığını gerçekten anlamış değilim. Siyasi bir sebep arıyorum bu ödülün verilmesine sebep. Orhan Pamuk’un Nobel’i kazanması neyle alakalıysa(!) bence üç maymun’un da ödül kazanması bunla doğru orantılıdır. Yada sinemada filmi birlikte izlediğim 12 kişi gerçekten aptalız.
Pazar, Mart 08, 2009
Aslında gelmişim ben
Bir mektup bırakmadım geride, sırf sen okumayasın diye.
Geride soğuk, önümse bahar.
Benim sanırım biraz daha umudum var...
Çarşamba, Şubat 25, 2009
Umut mu!!!
Sorun ve sıkıntıdan ibaret gibi geliyor git gide hayat, belki de ilerleyen yaş neşe ve huzurla ters orantılı. Böyle olacağını bilsem büyümek istemez, ilkokulda yaşadığım herhangi bir yaz tatiline demir atıp ömrümün sonuna kadar o zamanda yaşar giderdim. Hayatın oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu düşündüğüm, ozon tabakasının henüz delinmediği o sıcacık istanbul yaz günlerinde.
Eskiden zımparaya benzetirdim hayatı. Her biten senenin ruhen bir parçamızı daha sıyırdığını, sıkıntı depomuzu biraz daha doldurup daha tahammülsüz bir insana dönüştüğümüzü düşünürdüm. Artık benzetmiyorum, resmen öyleye döndü hayat. Gün geçmiyor yeni bir dert çıkmasın, gün geçmiyor ki kötü haber duymayalım. Etrafımda dolaşan sevdiğim güzel yeğenim ve arkadaşlarımın bebişleri dışında keyif veren hiçbirşey olmadığını düşünüyorum bunlara artı bir de hayallerimi saymazsak.
Bilirim, bazı insanlar paratoner gibidir. Bulundukları her yerde görünmeyen bir kara bulut onları takip eder ve her an her türlü felaketi çeker bu tip insanlar. Düz taban değilim henüz, olmadığımında gayet farkındayım fakat şu ülkede tv izlemek yeterli endişeye düşmek ve karamsarlığa kapılmak için.
Halkların hatta tüm coğrafyalarda yaşayan insanların bence çoğalmasına, savaş kazanmasına, ülke kurmasına hatta istila etmesine yegane sebep umuttur. Umut en büyük motivasyon aracıdır ve değişimler umutla başlar. Umudun olmadığı işin sonu daha doğrusu inanılmayan işlerin finali kapkara olmaya mahkumdur. Ben de umut görmüyorum, iyi şeyler hissetmiyorum geleceğe dair.
Herşey bozuluyor git gide. İnsanların bozulmasıyla birlikte daha da bozuluyor herşey. En başta yediklerimiz. Suni yem yiyen tavuklar gibiyiz artık. Aynı boyda aynı tipte aynı yaşlarda ölen bir ırk. Uzaklaştığımız sadece gerçek yiyecekler değil elbet kahverengiye dönen ve git gide kuraklaşan bir ülke bırakıyoruz yada bıraktırıyorlar bizlere.Yeni nesile kalan bu kötü mirasla ben şahsen inanmıyorum Türkiye Cumhuriyet’inin muhafaza ve müdafa edileceğine.
Oynanmış genlerimizle yakında uzaktan kumandalı oyuncak arabalar gibi olacağız, nereye istenirsek oraya sürüleceğiz.
Ne yaptığı belli olmayan bir hükümet, ne yaptığı belli olmayan bir muhalefet var bizleri temsil ettiğini düşünen. Karaktersiz buluyorum tüm bunları, hangisinin çizgisi düz, belli olmuyor. Arkalarında bıraktıkları iz labirentde dolaştıkları fikrini uyandırıyor. Bizler düşünecek fikir üretecek bir beyinle yaratılmış insanlarız ve gördüklerimiz, bildiklerimiz doğrultusunda öngörüde bulunup fikir üretecek donanıma sahibiz. En azından büyük bir kısmımız. Fakat öylesine karmaşık bir düzene sürüklüyorlarki bizi kimin ne yapacağını, hangi liderin hangi konu hakkında ne söyleyeceğini bilmek, tahmin etmek mümkün değil. Başörtüye tü kaka diyen insanlar bir bakıyorsun peçeye rozet takıyor, helal-haram kavramını ağızlarından düşürmeyen insanlarsa malına mal, mülküneyse mülk ekliyor. Bunlara hesap sorması gereken gerçek yargı organlarının gerçekliğiyse şaibeli, üzerlerine gitmesi gereken medya ordusu ise tektip üniforma giymiş durumda.
Umut da vefa gibi bir kavram oluyor git gide, kitaplardan okunacak.
Pazartesi, Şubat 23, 2009
Arabesk
Hatırladığım kadarıyla yetmişli yıllarla seksenli yılların ortasına kadar geçen süreçte, ulusça az gelişmişliğin etkisi her konuda hissedildiği gibi bu durum müzik piyasasında da söz konusuydu. TRT gibi bir devin tekel olduğu Türkiye’de sanatçının yada yorumcunun meşhur olması zor ötesi olduğu gibi halkın meşhur ve dinlemek istediği sanatçılara da ulaşması zor oluyordu. Neden mi? Zamanın şartlarında tek kanal TRT’ye aitti, radyoda. Alternatif kanal hak getire çoğu insan günde 6 saat yayın yapan ulusal televizyonu bile izleyecek imkana sahip değil, sahip olanlarsa anteni çamlıca tepesindeki vericilere yönlendirmeyi başarırlarsa karlı yada karsız ekranlarda izlemeyi başarırlardı. Maksadım zamanın arabesk kültüründen söz etmek fakat yazdıkça televizyonunda ayrı bir yazı konusu olduğunu düşünüyorum. Çatılarda antenin düzeltilmesi o dönem binlerce karikatüre malzeme olmuştur, ekranlarda bol bol izlediğimiz necefli maşrapada. Kırsal yerlerden ve anadolunun çeşitli yerlerinden göçüp gelinerek oluşturulmuş mahallelerde televizyonu bulunan evler dergah muamelesi görmüş, diğer komşularının özellikle çocukları ve çocukların anneleri tarafından ayrı bir statüde görülmelerine yol açmıştır.
Karikatür demişken zamanın dergileri fırt, gırgır ve çarşafı esgeçmek imkansız olur. Ben özellikle fırt okurdum, diğerlerinide elime geçtikçe. Karikatür mizahının bence yaşadığı altın yıllardı ve tirajları çok yüksekti bu dergilerin. Zamanın karikatüristleri de daha bir biz gibi aynı zamanda her dönem olduğu gibi o zaman da anamuhalefet partisi gibi çalışırlardı. Erkek egemenliği hep hakimdi o piyasada fakat saçlar şimdiki gibi uzun ve arkadan bağlı değil, kulaklarına küpe takmak içinde 90’lı yılları bekleyeceklerdi. Merkez üsleri ise cağaloğlu’ydu. Taksim şimdiki gibi popüler olmadığı gibi, oraya takılanlara da henüz entel denmeye başlanmamıştı ben henüz ilkokula giderken. Rakı kültürünü benimseyen bu insanlar, dostane muhabbetlerin edildiği, ucuz içkinin içildiği ama kaliteli sohbet edilen lokalvari ocakbaşılarda çoğu akşam bir araya gelirler kapıdan giren her insana da tanıdık biri gözüyle bakarlardı. Çünkü hemen hemen her akşam aynı mekanda toplanan bu topluluk birbirini tanımasada göz aşinalığına sahipti.
Konu dağıldı ama söylenmesi gereken çok şey olduğu açık o dönemlere ait. Asıl mevzuya dönersek söylemek istediğim “hatlı minibüslerin müzik piyasasında yeri”ydi o dönem. MTV, Kral radyo ve buna benzer herhangi bir magazinel mecra olmadığından o günlerin TOP10’u nu minibüsler belirlerdi. Şöförün zevkine göre araç ışıklandırılır gene kendi zevkine göre müzik tesisatı döşenirdi. Işıklı ekolaizer ve kaset muhafaza kutularıyla ayrı bir hava kazandırılırdı görüntüye.Kapalı alanın hacminden olsa gerek bilmiyorum ama minibüsteki dinlenen müzikten alınan hazzın yerini asla evde dinlenen müzik tutmazdı.
Enteresan gelecek ama sırf bu müzik dinleme muhabbeti için ilk durak – son durak gidip gelen insanlar olacak, şöförün müzik ve görsel tercihleri sebebiyle de bir takım genç kızların sonu izdivaçla biten ilişkilerinin başlangıcına sebep mektuplar alacaklardı. Bu tür kurulan ilişkilerin bir başka sebebi de daha doğrusu ilişkinin temel taşları arasında bu araçların düzenli saatlerde gidip gelmesiydi. Yani saat 18.00’de mesaisi biten bir işçi Pazartesi günü hangi minibüse binerse Salı da muhtemelen aynı araca biniyor yada hemen arka sırada olan araca binmek için tekrar kuyruğa giriyordu. Bir nevi abone yada sürekli binilen personel servisi gibi düşünülünce bu da ayrı bir samimiyet sebebi oluyordu. Cep telefonu yoktu, ev telefonuda yeni yeni dağıtılıyordu seneler öncesi ptt’nin telefon alım talebi kuyruğuna girmiş insanlara.. İletişim hemen hemen sıfırdı, “medeni cesaret” henüz sadece kitaplarda geçen iki kelimeydi fakat “gözler” her daim olduğu gibi o zamanda kalbin aynasıydı.
Gözler kalbin aynasıydı fakat şöförler o aynaya dolayısıyla kalbe ulaşabilmek dikiz aynasını kullanmak zorundaydılar. Araçlarında bulunan normal dikiz aynasının yanı sıra, lunaparklardaki dev aynalar gibi garip ayna donanımı ekliyorlardı araçlarını kullanırken saat 14.10 istikametine daha güzel açıdan bakabilmek için. Bunlar yakın gösteren, uzak gösteren, aynı anda tüm aracı gösteren değişik değişik açılı bombeli aynalardı. Araçta çalan müzik bakışları anlamlandıracak, yada çalan parça bakışlar sayesinde anlamlanacaktı. Her iki haldede atmosfer şöförün istediği gibi olacaktı.
Esengül, Bergen ve Karaböcek kardeşler bayan sanatçıların ilk dördünü oluşturuyor, erkek tarafında ise Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay ve İbrahim Tatlıses başı çekiyorlardı. Müslüm Gürses henüz baba olmamış, fanatik hayran kitlesi oluşmamıştı. Minibüs şöförleri de çok rağbet etmiyordu genç babaya. Sanırım zamanın starı Orhan Gencebay’dı ve dikiz aynasında buluşan gözleri en iyi tatlandırıyordu.
Metrobüs, metro ve akbil...
Metro ve metrobüs gibi ruhsuz ama lüks ulaşım araçları yoktu evet ama rampanın finaline geldiğinizde vitesi 2’den 3’e geçirecek ara gazıyla beraber motor rahatlayacak tüm yolcularda kendi parçalarıymış gibi algıladıkları şanzımandan dolayı derin bir nefes alacaklardı. Yokuşlarda motorun bağırtısından şarkı duyulmaz kulaklar tıkanırdı adeta ama daha güleryüzlüydü insanlar, sanki daha da sıcakdılar.
Zor şartlardı, çok da arabesk ama iyiydik yaaaaa.
Cuma, Ocak 23, 2009
Ha miremat...
Hiçbirşey bilmiyorum artık. Ne yaptığından ne ettiğinden; açmısın, tokmusun, ne durumdasın hiçbirşey bilmiyorum. Bi haber yaşıyorum, çok sesli köyümde.
Koca bir ormanın en ucunda kalmış gölgesi olmayan sıska, kel bir ağaç gibi olduğumu düşünüyorum; kuşların bile uğramaya çekindiği.
Saçma fikirlere kapıldığım oluyor bazen hakkında ve uyumadan rüyalar görüyorum başrolünde senin oynadığın. Nedense kızacağım, çıldıracağım tüm kötü roller sana verilmiş, kanım beynime sıçrıyor, tanıyamıyorum kendimi, kuduruyorum resmen. Bütün bunlara inanmadığımı düşüneceksin, bunu da biliyorum fakat yanılacaksın bu sefer çünkü "inanıyorum".
Kendini kandırmak de, ruh hastası de, problemli de ne dersen de ama öyle.
Bazen de ortaya konulmuş koskocaman bir profiterollü pastayı adilce paylaşamadığımızı düşünüyorum. Hep bana demen, büyük dilimi tabağına almaya çalışman ve bunun gibi türlü bencillikleri üretiyormuş gibi geliyor küçük aklın.
Belki de tek kişilik arabama bir yolcu almaya daha çalışıyorum, bunun için mücadele ediyorum. Bir çevirmelik mesafe kaldığını bile bile.
Ne olacak bilmiyorum...
Bilipte bilmemek mi! Onu da bilmiyorum!
Bir zamanlar kendimi rahatlatmak için ya deniz kenarına çekerdim yada batıya doğru sürerdim arabamı saatlerce. Bildiğim yerden denize bakmak, bildiğim yollarda araba kullanmak, kimseye adres sormaksızın, bir nevi terapi oluyordu benim için.
Yol, deniz, ağaçlar ve gökyüzü de dahil olunca grup terapi demek de oldukça mümkün oluyordu.
Tek noktaya, ufuk çizgisine kitlenen gözlerim ne teypte çalan müziği duyar nede başka bir sese tepki gösterirdi. Robotlaşırdım düşündüklerimle ve sadece uykum gelirdi sıcaktan. Bundan kurtulmak içinde üşütmeye çalışırdım kendimi camı açarak. Uykudan gözleri kapanan gece bekçileri gibi hissederdim kendimi, hızla boş yollarda ilerlerken kısa saçlarım bile rüzgara boyun eğerdi.
O hızla rüzgara karşı küfür etmek, haykırmak gecenin ahengini bozuyor olsa da benim için bir nevi hayat öpücüğüydü. Ayrı bir rahatlık verir artık camları kapatacağıma kanaat getirirdim.
Artık evime dönebilirimin de sinyali bu olsa gerekti.
Düşündüm de uzun zaman olmuş üşümeyeli. Uzun zaman zaman olmuş sırtıma kazak giymeyeli. Sanırım uykum geliyor, bir kahveni içeceğim...
Perşembe, Ocak 22, 2009
Üzgünüm...
Bilinçsizce ilerleyen ayaklarım çok daha önce buraya geldiğimi düşüntürten aynı zamanda gelmediğimi yada hatırlayamadığımı düşündüğüm bir binanın önünde duruveriyor. Boyumun tam yetişmediği yükseklikte sadece tülleri çekili, soluk ışıkları yanan bir daire dikkatimi çekiveriyor; diğer ışıkları çoktan sönmüş, oldukça eski yaşlı binada.Merak ediyorum, bir balet gibi yükseliyorum parmaklarımın ucunda, paslanmış pencere demirlerinini tutuyor ve kendimi içeriyi gözetleyecek kadar yukarı çekiyorum.
Ayna karşısında saçlarıyla oynayan genç bir kadın görüyorum içeride. Hüzün dolu bakışları tül gerisinden bile fark ediliyor. Taradığı aslında saçları değil, açmaya, düzeltmeye çalıştığı sanki hayatıymış ifadesi yüzüne sinmiş adeta. İstem dışı hareket ediyor elleri, öylesine kendisini kaptırmış ki. Yıkılıp tekrar yerine dikilmiş bir minare gibi gövdesi, darbeli, çökük omuzları hikayesini anlatıyor aslında rüzgarla birlikte sessizce.
İçimden camına tıklamak ve dile benden ne dilersen demek istiyorum. Belki de bir kedi olup üşüyorum beni de içeri al diyerek düşüncelerinden biraz daha uzaklaşmasını sağlamak hatta beni okşamasını istiyorum biraz daha ileri giderek; tekrar yüzünün gülebilmesi için.
Ellerimin tutunduğu paslı demire daha fazla gücüm yetmiyor, yoruluyorum ama bir yanımda ayrılmak istemiyor yasadışı konuk olduğum o evden. Sanki içerdeki kadın da artık benim daha fazla acı çekmemi istemeyerek tontiş, kalın bilekli ayaklarıyla harekete geçiyor ışığı kapatmak üzere düğmeye doğru. Gözlerimle son fotoğrafını çekmek istiyorum çizgifilm karakterli pijamalı haliyle. Ve karanlık... Güle güle diyor bana.
Ellerimdeki sızı, hayali bir fotoğraf, mağrur ve üzgün kız çocuğu ifadesi kalıyor gecenin ardından, yürünecek kilometrelerce gözümün önünden geçecek...
Pazartesi, Ocak 19, 2009
Naçizane duygular
Çok farklı, yakıcı birşey hissettiğim...
Belkide çok garip bir alev..!
Yaklaştığında da , uzaklaştığında da gitgide yükselen,
Kavurup kurutan...
Sık kullandığım bir kelime haline geldi sayende “kifayetsiz”;
Kelime hazinem yetersiz, benzetme yapabileceğim sadece melekler,
O da gene sen oluyorsun, meleğim.
Seviyorum, istiyorum,özlüyorum,
Seveceğim, isteyeceğim, özleyeceğim,
İyi ki varmışsın, iyi ki yanımdasın benim dünya güzeli sevgilim...
Gözlerinden öperim...
Cumartesi, Ocak 10, 2009
Yaşadığım müddetçe kanıksayacağım, okumaktan asla vazgeçmeyeceğim bir dua gibi yerleşmiş içime, kabulum.
“Kendi kendime”de konuşmaya başlamışım; empati ve sempatiyle ruhsal bir hamuru harc edip soru cevap oynuyorsam “kendi kendime”, bilinmedilir ki yeni planlarım var geleceğe dair, aynı zamanda faaliyete geçmişim.
Bunun yanında büyü yapılmış. Adeta alem-i cihan’ın tüm papazları toplanıp beni içine sığamayacağım kadar küçük bir fanusa hapsetmiş acı çektirmek üzere. Sızarım yada uyuya kalıpta donarım korkusuyla hiç uyumuyorum günlerdir. Gözlerimi kapattığım an garip figürlerle rüyalarımda savaşıyorum bunlara karşı fakat uyanınca tekrar sil baştan herşey.. Tekrar geceleri bekliyorum ama, aynı rüyayı tekrar görüpte doldurulmuş silahlarımla tekrar karşılarına çıkabilmek için.
Çarşamba, Aralık 17, 2008
...
Kendime kendim olduğumu hatırlatan, manevi enerji depomu dolduran sevdiğim insan kokusu dışında, sahibesi tarafından sımsıkı sarılan bedenimden başka “varım” dedirtecek birşey gelmiyor aklıma.
Dağılmış bir mutfakta, iki-üç parçaya ayrılmış tabak gibi birisi gelip yapıştırıyor, bir diğeri gelip tekrar sağlamlaştırmaya, yamamaya çalışıyor ve sonrasında bir şekilde tekrar kırarak hızla uzaklaşıyor.
Yani çabalar ne mutfağın toplanmasına nede tabağın orjinal haline dönmesine yarıyor.
“Uzak durun” yada “yaklaşmayın”la başlayan cümleler kurmak yerine, mazoşistce davranan bünye yeni onarıcılara daha doğrusu yeni kırıcılara kucak açıyor adeta. Akıllanmıyor...
Pazartesi, Aralık 15, 2008
Samimi bir bardak çay
Karışmış, iç içe geçmiş rüyalarım,
Midemdeki asit oranı sanki arşa değecek,
Ve en rahata erdim dediğim anda giren kramplar,
Sıçratıyor beni...
Sıçratıyor her seferinde bir öncekinden daha da yükseğe.
Bir kaşığa biraz da suya ihtiyacım var boğulmak için.
Kaç çemberden geçmişim,
Kaç savaştan çıkmışım sayısını hattırlamadığım,
Merdivenleri zorlukla çıkmış yaşlı bir adam yorgunluğuyla,
Yılmış, sınırlanmışım.
Korkutuyor gece odama giren ağaç gölgeleri,
Isırıyor beni çıplak yakalayan rüzgar,
Çok acıyor canım...
Çoook.
Perşembe, Aralık 04, 2008
33’e çeyrek kala emeklemeyi öğreniyorum. Saati durdurdum, dolabımda boş parfum şişelerimin yanına kaldırdım. Ne zaman zamanla ilgili bir cevaba ihtiyacım olur o zaman saatimi koluma takmış ve emeklemeden sonraki aşamaya geçmişim demektir, bu da adaklarımın adanması anlamında mutlu sona doğru ilerlediğimi gösterir. Her ne kadar karmaşık görünsede çıkış pusulam, göründüğü gibi değil; “adım” atmak kafii benim için...
Türk filmi kıvamıda da denilebilir aslında durum için, mutlu sonla biten acıklı senaryolar gibi.
İçinde acı, tatlı, tatsız, aşk, anti aşk herşey var. Tek eksik çalıkuşu...
Bir sürü hayal ve projeye her daim gebedir küçük aklım. Gün geçmez ki yeni bir plan yapmiyim yada hedeflemiyim. Bu şekilde ki örneklere yapılması pek zor olmasa da, oldum olası yapmayı isteyip de bir türlü yapamadığım yağmur altında sırıl sıklam olana dek yürümek gibi isteğim vardı. Şemsiyeyle dolaşmayı hiç sevmem ama nedense şimdiye kadar dediğim şekilde ıslanamamıştım taa ki bugüne kadar. Engin abimi de kaybetmişiz meğer. İçim kan ağladıkça yağmur yağdı, yağmur yağdıkça da ben ıslandım; karıştım kendi kendime. Nasıl adlandırılır bilemiyorum acının büyüklüğü ama eksiklik en işlevsel organın eksikliğiyle eşdeğer.
Lodos var denizlerimde, karaya oturmaya hazır da gemiler. Kılavuz kaptan bir yere kadar kurtarıyor gemiyi. Titanik olsan kifayetsizsin kader karşısında. Herşey boş...
Çarşamba, Kasım 26, 2008
Oysa karda kaybolmuş, yenilmiştim. Yolları karla kaplanmış bir dağ köyüydüm, sıcacık kalbinse hayata bağlanmamı sağlayan tek yol için kurtarıcı…
Unutturduğun bir mutsuzluk, gri gökyüzü ve melankolik yazılarıma ilham veren,kömürden hatta ziftten kara bir içdünyam vardı.Şaşırıyor duyanlar ama evet yazamıyorum sayende. Hatırlamak istemediğim hatıralar, mazide kalan yalnızlığımla yazılarımı kilitli bir odaya hapsetmiş sanki…
Çarşamba, Kasım 05, 2008
Yeşil ışık beklenmiyormuş bir saatten sonra...
Zaman sanki gizli bir örtü, bir yara bandı, bir sığınak, bir tıkaç, faydalı bir ilaç adeta. Doğru dakikada oyuna sokulmuş skoru değiştiren oyuncu resmen ve dünyada hem işe yarayıp hemde bedel ödenmeyen tek faydalı şey belki de.
Yeşil ışık beklenmiyormuş bir saatten sonra...
Dün gece şimşek çaktı birden ege semalarında, canımla . O zaman aklıma geldi, dur'dan sonra. Enteresan role bürünüyor geceler, trafik ışıkları bile eğiliyor önünde ay dede'nin ve rengine bakılmıyor hiçbirşeyin hele hele yerinde durmak için asla.
Sarı ve kırmızı bir saatten sonra "Zaman" kaybıymış...
Silüet
kayıp gitmezdin,
düşemezdin ki.
Acıdır tahmnin ediyorum,
Hiç yapmadığım kadar empati yapıyorum.
Ama!!!
Ben sustum...
Çarşamba, Ekim 29, 2008
Sen Kış Olmuşsun Bende Kışkışlamışım...
Takip edesim var, fırsat olsa peşinden ayrılmamaya, yokluğunu yaşamamak için sürekli yanında olmak gibi gerçekleşmesi çok güç planlarım var, askıda kalacak olan. Nedense bu fikir 80 günde balonla devri alemi çağrıştırıyor bana. Sanki bu kovalamaca atraksiyonu için en iyi araç balonmuş gibi. En iyi araç balon olmasa da balon fikirler kandaki kötü hücre gibi öylesine hızlı ürüyor ve çoğalıyor ki, imalat hızımla gurur duyuyorum...
Güneş dedim, kovalamaca dedim aslında sonbahar ve kış sendromum var benim, pazartesicilere inat. Sevmiyorum soğuğu, kalın esvabı, uzun bağcıklı botları, hele hele tenimin bile öğürdüğü kaşındıran kazakları. Neden sevilmeyen şeyler daha uzun soluklu olur bilemiyorum ama sanki sevilmeyen insanlar da daha uzun yaşıyor, kış gibi...
Kış dediğim zaman soğuk, soğuk dediğim zamansa solgun, bütün bunları toplayınca da anadolu ve Ankara geliyor aklıma. Ne Ankara ne de Ankara'lılar la ilgili bugünüme getirdiğim herhangi bir hediye olmamasına rağmen, yüzü asık, aynı yöne doğru yürüyen tek tip ve soluk renkli elbiselere bürünmüş memur tipli insanlar geliyor aklıma. Aynı yazılım yüklenmiş seri üretim androidler tüm şehre hakim olmuş, adeta ele geçirmişler sahipsiz gibi görünen bu şehri...
Sobalarında yakılan lastikle varoş mahallelerin gökyüzüyle bağlantıları kesilir, gündüz saatlerinde akşamı yaşıyormuşsun hüznü çöker bu melankolik kentde, çok geçmişte de olsa bu yaşadıklarım.
Ankara'da ayrı bir sonbahar ayrı bir kış yani. Sevmediğim, yaşamak istemediğim.
"Denizlerime öyle uzak ki!"
Avcı'ma...
Salı, Ekim 28, 2008
Eylül'üm 26'm
Fırından gelen yeni çıkmış sıcak ekmek kokusu misdir o an;
Bazen de masum bir bebeyi koklamak.
Misin de misidir bebişler, sanki Allah koklayıp içimize çekmemiz için yaratmış!
Bir koku daha var bunlar gibi! Sen gittikten sonra bende kalan...
İçime ektim seni, kendin filizlendin.
Benimle büyüyceksin...
Cuma, Ekim 24, 2008
Pazar, Ekim 19, 2008
Zirveden koptuğunda, büyük olsun aşağı inene kadar avuç içine sığacak hale gelsin.
Ya da bir yağmur damlası...
Damlayan tanecik göl oluşturmasında, koca bir gölün havzasından boşalan su elineulaştığında sadece bir damlacık olsun.Tersine yani.
Birde supermeni düşün.
Bence düşünmemek daha iyi...
Cumartesi, Ekim 18, 2008
Cumartesi...
Sadece gaipten gelen yalnızlık senfonisi, nakaratta "hadi gelin üstüme korkmuyorum" yankılana yankılana geliyor kulağıma. Bu ses nerede olduğumu hatırlamak konusunda gayet yardmcı oluyor.
Garip bir savaşın içerisindeyim, pusunun en kalleşine düşmüş, dere yatağının tam ortasında yakalanmışım, silahsız. Silahtan vazgeçtim, üzerimi örtmeye elbisem yok, çırılçıplak kala kalmışım. Hakimden üzerime yağmur gbi mermi yağıyor, ardına gizleneceğim ne bir kaya nede bir kuvvet var bana yardım edecek.
Ellerimin bir türlü yetişemediği koca bir sivilce var sırtımda patlatılması gereken. Eğiliyorum, bükülüyorum fakat nafile, bir türlü yetişemiyorum. Aynalar kendi kendine düzeleceğini, iyileşeceğimi söylüyor fakat duymak istemiyorum gördüklerimi. Galiba en acı gelende bu bana. Müdahale edememenin acizliği.
Sol yanım sağına küsmüş. Bir yanıylada yardımına muhtaç. Hem küs ol, hemde küs olduğun dostundan medet um. Farklı bir huzursuzluk yaşıyorlar her hallerinden belli. Neyse ki sağım yüksek hoşgörüye sahip de, hem kendi hem de kadim dostunun görevini yerine getirmeye çalışıyor fakat gidebileceği bir noktadan da öteye geçemiyor, bu tek kişilik imecede.
Bazen gözlerimi sabaha açtığımda nerdeyim diyorum. Çok garip geliyor artık bir süreden sonra ait olmadığın yerde uyanıp da içinden geçenleri yapamamak...
Bazende sıralamasını yaptığım, en sevdiğim ama bir türlü gidemediğim uzak gidilecek yerler arasında en baştaki ülkede olduğuma inandırmaya çalışıyorum kendimi. Genelde uzun koşu yada tırmanışlarda yaptığım hatta uzun intikallerde bile kullandığım, kendi icadım olduğunu zannettiğim bana doping etkisi yapan düşsel aldatmacalar burada pek inandırıcı olmuyor, işe yaramıyor. Karanlıkta yaşadığım uzun süreç ve çektiğim bedensel acı oynadığım oyunu ne yazık ki reddediyor. Sinir bozucu gidişatın bir kez daha gerisinde kalıyorum.
Eski Türk filmlerindeki kötü adamlar gibi hissediyorum kendimi. Sebepsiz kavgalar çıkarmak, ortalığıkırıp dökmek, rahatlamak istiyorum bu şekilde. Kan dolaşımım, lav dolaşımına dönüşmüş durumda. Bir volkan gibi patlamak için küçücük gözenek arıyor derimde.
Ezik durumdayıım ama ezilmemiş gibi gözükmeye çalışmak ayrı bir efor kaybı. Yoruldum ve çok sıkıldım florasan ışığında bronzlaşmaktan...
Perşembe, Ekim 16, 2008
Jane....
Uyanıverdim, söylediği saatte gelmemiş,
Neyseki başına bir halde gelmemiş, öptüm üzerini örttüm.
Ben Ekim'de yaşıyorum...
Mesaj sayısı iki veya üç ise bir o kadar katmerleniyor bu his. Uzun zamandır böyle bir hediye gelmiyordu, supermarket ve gsm şirketimin reklam mesajlarını saymazsam tabi. Biraz uyku sersemliği biraz da mahmurlukla yarıgözü açık geçtiğimiz sabah bir zarf resmi gördüm telefonun ekranında, doğal olarak açtım.
'' En güzel bizim evimiz olacak,çünkü bizim evimiz senin gibi kokacak;Tertemiz...''
Diyordu bu mesajı gönderen güzel parmakların sahibesi.
Bu kısacık yazıyı evire çevire uzun uzun okudum, sanki bir kitap gibi. Bir insan ne hissetmeliydi de gecenin bir yarısı üşenmeden göndermeliydi böylesine bir ifadeyi. Acaba biliyormuydu topu topu on kelime ile bütün mutluluk hormonlarının maximum derecede çalışıp tavan yapacağını? Ya da kilolarca antidepresanın bu minik kelimelere sığdığının, anlam yükü olarak da katarlar dolusu tren yüküne eşit olduğunun?
Bir süredir yanımda gülen bir yüz, neşe ve keyif taşıyorum. İstanbul'dan aylardır uzak olmama rağmen geçmişimi özlemiyor, kendimi burda doğmuş ve büyümüş gibi hissediyorum. Zaman bana bir şey ifade etmeyen fuzuli bir kelime, üzerimden geçen içinde kim olduğunu yada nereye gittiğini bilmediğim bir uçak gibi. Uzağımdan geçiyor sadece. Aylar olmuş koluma saat takmayalı. Üzüldüğüm sadece geçmişimde kaybettiğim zaman, onu da şimdi fazlasıyla telafi ediyorum.
Pazartesi, Eylül 29, 2008
Adını Eylül koydum...
Uyurken, ışıklarını açık bırakıyorum şimdi tüm odaların. Sebebini bilmiyorum ama bu aydınlık içimi ferahlatıyor. Gecenin sessizliğinde ağzını aralamış dev bir istiridyenin içinden gözleri kamaştıran inci gibi. Türbelere bırakılmış mum misali, bir çeşit adak belki de kefaret... İliklerime kadar caruso hüznü hissediyorum soluduğum havayla ve aynadaki yüzümün özlediğim ifadesi, tebessüm. Seviyorum bu kelimeyi.Sadece tebessüm. Dudaktan ayrılırken bıraktığı ifade, cevabı okyanus aşırı ülkelerden hemen gelen aşk mektupları gibi.
Hissettiğim rahatlık ve tüm bunlar aslında sonbaharda yaşadığım bahar. Yağmur ve gri gökyüzü hiç bu kadar ısıtıcı, aydınlatıcı olmamıştı. Sandıktan uzun kollularım çıkacak gibi değil, hala parmak arası terliklerimle dolaşıyorum:))
Perşembe, Eylül 25, 2008
...
25 Eylül Perşembe
Cam kenarında kitaplarım, ilaçlarım ve bana suni tenefüsle hayat veren klavyemin kuması küçücük az kullanılmış hediye defterim. Uzun zaman olmuş mürekkebe bulaşmayalı, zorlanıyorum. Kalemle mücadele ağır geliyor, hiç de özlememişim meğerse.
Farklı ruh halleri, farklı bulutlar dolaşıyor insan yalnızken üzerinde ve bu bulutların yağmurları şaşırtıcı damlalarla acıtıyor düştükleri yerleri. Özellikle geceleri daha bir hazin gelişiyor herşey. Sanki yüzyıllardır yapayalnız sürgün edilmiş, yerinden yurdundan uzakmışsın gibi anlamsız sorularla sorguluyor insan kendisini. Sebebini bilmeden, çoğu zaman da gereksiz yere.
"Psikoloji" ile sınırlanmış tüm manevi dünyan hasar görmek için bahane arıyor yani. Küçücük bir kişisel açık dev bir gedik olmak için pusu da sanki beni boğacak burda. Kendimle çelişiyorum, farkındayım çoğu zaman.
Bir yanınla diğer yanının tartışması diğer insanların kulağına gitmeden sağır edici bir bir gürültü haline dönüşüyor kafamın içerisinde biryerlerde. Sonrasında bulunamayan "açık" yerini daha dingin farklı düşüncelere bırakıveriyor. Rahatlıyosun bir anda kendinle girdiğin mücadelede.
Heryerde karşıma çıkan, buradada rastladığım vede nefret ettiğim bir hayat matematiği gerçeğim var. Bir türlü kendime rol edinememişim o sahnede fakat ısrarla içine çekilmeye çalışılıyorum beceremediğim denklemlerle çarpıştırılmak üzere. Ben bu konuda mağlubiyeti görmüşüm, pes demişim zaten. Duygularımı sert mantıkla harç ettiğim yanımla varım diyorum. Birşey anlatamıyorum.
Cumartesi, Eylül 13, 2008
Doğum Günün kutlu Olsun, Eylül
“Didişmek ve kavga etmek için çok kısa hayat diyordu” dizideki kız sevgilisine. İfadesi ve tonajı hakkını veriyordu repliğin, etkileyiciydi kesinlikle. Sevgilisinin bu cümle karşısında elbette suya inmeyecek bir yelkeni olamazdı.
Lost’da Desmond-Penelope, Musumiyet müzesinde ise Kemal-Füsun aşkları da bende iz bırakan artık rastlanmayacak türden büyük kalplerin sevdalarıydı. Desmond’un Penelope’ye kavuştuğu zamanki hali gözümün önünden gitmiyor. Kemal’in se sevdiği kızı elinden kaçırıp sekiz yıl boyunca başka bir erkekle evli olduğunu görerek vede sindirerek onun etrafında dolaşıp ısrarla boşanmasını bekleyip evlenme hayali kurması belki akla çok uzak kavram fakat Türkiye’de bir erkeğin bir kadını bu şekilde sevmesini romanda bile olsa görmek çok enteresan güzellikte geldi.
Hoş şeyler yaratıyor bazen yazar ve yönetmenler. Belki de reel hayatta yapamadıklarını kalemleriyle oynayarak yapmak istediklerini başka insanlara yükleyerek ortaya çıkarıyorlar. Yani kitaplarının yada filmlerinin aslında başrol oyuncuları kendileri oluyorlar.
Orhan Pamuk çok şaşırttı beni. Önyargılı olduğum bir kaç insandar biridir fakat gene de kitaplarını okumama engel değil ne olduğu. Tabi bu kitabına kadar bende diğer okuyucular gibi kitaplarına başladıktan otuz sayfa sonra sıkılır bırakırdım elimden bir daha açmamak üzere fakat bu kez öyle olmadı. Anlatım dili, benzetmeler , tasvirler ve tabi ki öykü çok güzel düşünülmüş vede işlenmişti. Kısa sürede okuyup, bitirdim doğal olarak.
Güzel bir “aşk” öyküsü. Çok güzel.
Salı, Temmuz 29, 2008
Pazar, Temmuz 27, 2008
Rüyam Kanadı
Yetişemediğim bir oniki eylül dönemi var. İçinde olmak istemediğim ama yetişseydim tam ortasında kendimi bulacağım... Hızlı yaşanmış, hızlı tükenmiş cesurlar. Geriye kalanlarsa anıları. Arkalarındaki ödleklerse şimdiki siyasetçiler ! Gelmeye çalıştığım yer o dönemin “ duvar yazıcıları” aslında. Grafiti gibi süslü bir kelime bile icat olmamış sadece duvar yazıcısı diye geçiyor bu nokta bile konulmadan yazılmış net, anlaşılır cümlelerin yazıcıları.
Bir bekçi düdüğünün teyakkuz sayıldığı, az ötesinde bir mermi çekirdeği ve de ertesi gün kireçle boyanacağını bile bile gece yarısı yazılan yazılar. Kendimi gördüğüm rüyada, rutubetli eski bir evin duvarını yazarken buldum ben de geçenler. Koca bir kovaya fırçayı daldırıp daldırıp çıkarıyordum, başımı arkaya doğru çevirip pencerene bakıyordum. Gürültümden seni uyandırıp yakalanacağım endişesiyle. “Seni ben en çok Ağustos’ta sevdim”, diyordum diğer yazıcılara ders vermeye çalışırcasına ve yazı böyle yazılır diyordum, gözyaşlarımı boyamla harç ederken.
Pazartesi, Haziran 23, 2008

Yanıyorum, yandıkça sıkılıyorum.
Artık kronikleşmiş garip düşünceler, kalelerdeki küçük pencereli mevzilere yerleşmeye çalışan askerler gibi yine yavaş yavaş yerini almaya başladı. İster tekerrür de istersen başka cümle kur kriz gene kapı da.
Tüm ilaçları içtim, taktikler belirledim bedenimin her bölgesine. A ile başladım olmazsa B teyakkuz için hazır.
Aslında savaşmak için de bir nedenim yok artık
Zaten tüm şehirlerim anahtarları tek tek teslim etmişti fakat dedim ya ister tekerrür de istersen başka bir sözcükle doldur. Olacak olacak gibi.
Perşembe, Mayıs 22, 2008
Çarşamba, Mayıs 14, 2008
Salı, Mart 18, 2008
Çanakkale Sehitlerine
En kesif ordularin yükleniyor dördü besi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarilmis ufacik bir karaya.
Ne hayâsizca tehassüd ki ufuklar kapali!
Nerde-gösterdigi vahsetle 'bu: bir Avrupali'
Dedirir-Yirtici, his yoksulu, sirtlan kümesi,
Varsa gelmis, açilip mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-i beser,
Kayniyor kum gibi, mahser mi, hakikat mahser.
Yedi iklimi cihânin duruyor karsinda,
Avusturalya'yla beraber bakiyorsun: Kanada!
Çehreler baska, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahsetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asir yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkiyle, sefil,
Kustu Mehmedcigin aylarca durup karsisina;
Döktü karnindaki esrâri hayâsizcasina.
Maske yirtilmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhis ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçaliyor âfâki;
Beriden zelzeleler kaldiriyor a'mâki;
Bomba simsekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor gögsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altinda cehennem gibi binlerce lagam,
Atilan her lagamin yaktigi: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhis tipidir: Savrulur enkaaz-i beser...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Bosanir sirtlara vâdilere, sagnak sagnak.
Saçiyor zirha bürünmüs de o nâmerd eller,
Yildirim yaylimi tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangini, durmus da açik sinelere,
Sürü halinde gezerken sayisiz teyyâre.
Top tüfekten daha sik, gülle yagan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmindan;
Alinir kal'â mi gögsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâsâ, edecek kahrina râm?
Çünkü te'sis-i Ilahi o metin istihkâm.
Sarilir, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beserin azmini tevkif edemez sun'-i beser;
Bu gögüslerse Hudâ'nin ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çignetme' dedi.
Asim'in nesli...diyordum ya...nesilmis gerçek:
Iste çignetmedi nâmusunu, çignetmiyecek.
Sühedâ gövdesi, bir baksana, daglar, taslar...
O, rükû olmasa, dünyâda egilmez baslar,
Vurulup tertemiz alnindan, uzanmis yatiyor,
Bir hilâl ugruna, yâ Rab, ne günesler batiyor!
Ey, bu topraklar için topraga düsmüs asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alni deger.
Ne büyüksün ki kanin kurtariyor tevhidi...
Bedr'in arslanlari ancak, bu kadar sanli idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsin?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sigmazsin.
Herc ü merc ettigin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, tasindir' diyerek Kâ'be'yi diksem basina;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem tasina;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namiyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle;
Mor bulutlarla açik türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yi uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altinda, bürünmüs kanina,
Uzanirken, gece mehtâbi getirsem yanina,
Türbedârin gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen magribi, aksamlari sarsam yarana...
Yine bir sey yapabildim diyemem hâtirana.
Sen ki, son ehl-i salibin kirarak savletini,
Sarkin en sevgili sultâni Salâhaddin'i,
Kiliç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, Islam'i kusatmis, boguyorken hüsran,
O demir çenberi gögsünde kirip parçaladin;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmi adin;
Sen ki, a'sâra gömülsen tasacaksin...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey sehid oglu sehid, isteme benden makber,
Sana âgûsunu açmis duruyor Peygamber.
Mehmet Akif Ersoy
Salı, Aralık 18, 2007

Burada ki sessizlik sanki mermerden dört yanı kapalı soğuk ve karanlık mezar benzeri yapının tepesinde açılan delikten vücuduma yansıyan sıcacık bir ışık gibi. cezp edici ve tamamen naturel. Sihir gibi yalansız ama anlaşılmayan.
Rüyamda gördüğüm rüyada her an kalkabileceğimi söylüyorum kendime. Cevabım da gecikmiyor.
-İşte bu zamanları hiç sevmiyorum. Gözlerimi açmak gelmiyor içimden. Kaldığım yerden devam etmek, tekrar aynı karanlıkta olmak ve uçsuz rüyalarımı tekrar yönetmek için.
Mangaldaki ateşin evreleri geliyor aklıma ilk alev, alev alev, kor alev ve küllenmeye yüz tutmuş köz. Seçim yapar gibi seçtiriyorum kendime. Ve dengeler tabi. Hangi boyut hangi denge… Herkese sunulmaya hazır etim….
Cuma, Kasım 30, 2007
Nasıl olsa biri gidiyor, diğerini yaşarken. Yeri geliyor aralıkta yanıyorum ben.
Kış gibi geldin içime demeliyimmi o zaman..?
Oysa en çok temmuz'u ağustos'u çok severdim. Artık ayırt edemiyorum.
Sondurak dediğim mevsimlerin kokusunu hatırlamıyorum. Hepsi temmuz, ağustos, hepsi ayrı bir kordu, kimileri ise çok koydu.
Bazen itfaiyeciler yangın söndürmek için yangın çıkarırlar. Yangını yangınla söndürme olasılığı yüksektir vardır da fizikte ama rüzgar da senleyse. Yani yanında birşeyler olacak. Hiçbir şeyin olmazsa ve yapayalnızsa en azından şansın olacak. Şansı olanın da yangınla ne işi olur diyceksin. Haklısın... Ama ben b planımı devreye soktum.
İnadına söndüm...
Pazar, Kasım 18, 2007
Çarşamba, Kasım 14, 2007
...

Bu haberi bugün bir gazete de okudum. Her zaman ki gibi en empatik hislerle ve içim sızlayarak. Düşünsenize oğlunuz, kardeşiniz yada yakın bir arkadaşınız vatanına kurban olmaya, ellerine kınalar yakarak gidiyor siz dizi seyredip bayram da nerde tatil yapsam planları yaparken..! Çok üzücü iğrenç bir duygu.
Ve,
Dün gene 5 şehit haberi geldi. Geçen haftalarda halktan gelen tepkiler, tezkere, başbakan’ın bush’la görüşmesi ve 1 ayda 50 şehit… Hepsi unutuldu.
Camlara asılan şanlı Türk bayrakları apar topar toplandı, bir gün daha fazla durmasın eskimesin diye. Sanki astıkları utanılacak bir şey. Lafa geldi mi hepimiz şehit oluruz, bizi de askere alın, gönüllü gidelim diyen kuru sıkı vatandaşlar şimdi nerdeler. Ne çabuk bitirdiniz askerciliğinizi..! Bumudur vermeniz gereken tepki?
Yazıklar olsun…
Not: Haberde geçen hikaye aslında Çanakkale savaşında geçer. KINALI ALİ'nin hikayesidir.
Anti araşatırmacı gazeticin yazdıklarıyla da alakası yoktur...
Pazartesi, Kasım 05, 2007
Notlars

Spor salonlarında, saunada, teknede, dişçide her yerde galoş var artık. Ağızdan “yaloş” gibi çıkıyor ama buna rağmen oldukça iş görüyor. Bunları giyerken eğilip büzülürken girdiğin zahmetle birlikte kanın beyinde birikme durumu iğrenç ama artık aşınmış ve yırtık çoraplarını diğer insanlar görecek kaygısı taşımıyorlar çorap mağdurları...
Elime bir kitap aldıysam ve bu kitap kalınsa hemen arka sayfalarını okumaya başlarım. 5-10 Sayfa okuduktan sonra tekrar başa dönerim. Nasıl bir merak bu bilmiyorum, neye yaradığını da ama çocukluğumdan beri gazeteleri de böyle okurum. Arada kitapçılarda inceliyorum kitap inceleyen insanları. Yalnız değilim, biliyorum...
Eskiden horozlar vardı sadece. Sonrasında dinlere göre camii’den ezanla, kiliselerdense çanlarla uyandırıldık. Daha sonra çalar saatler çıktı galiba. Şimdiyse cep telefonları var. Ne geri kalma riski nede çalmama gibi durum söz konusu değil. Benim burada en çok hoşuma giden erteleme olayı. Kalkmam gereken saatten yarım saat daha erkenine kurup defalarca uyuyup uyanıyorum kalkmam gereken saate kadar...
İstanbul’da kurak geçen 2 seneyle oldukça su kaybımız oldu. Son aylara kadar insanlar tedirginlik içinde suyla ilgili gelişecek olayları ve akıbetlerini bekledi daha doğrusu bekledik. Yağmur tanrıları acıdı bize ve suya kavuştuk. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla barajlara dolan miktar sadece istanbul’un 3 günlük ihtiyacıymış. Ertesi günler ara ara hatrı sayılır derecede yağan yağmurlara belediye’den gelen yanıt 5 günlük daha su geldi şeklinde. Bir zamanlar halk deprem zamanında kandilli rasathanesinden önce ölçüm yapıyorlardı kendilerince. Şimdiyse duyuyorum suyla ilgili yapılan yorumları. Yağan miktara göre bir tuvaletlik anca yada akşama bir demlik çay çıkar gibi...
(Photo:Haydarpaşa'dan kadıköy. may 2007)
Çarşamba, Temmuz 25, 2007
Günlerce yapılan hazırlık ve tanıtımlar o gün son buldu.
Yani;
Caddeleri adeta dikenli tel gibi saran parti bayrakları, amatörce döşenmiş ses tesisatlı araçlar ve yollarda ellerinde broşürler dağıtan gençler o güne kadar var oldu. Devletin partilere ayırdığı ödenekle partiler bunları yaptı. Bir nevi bizim paramız bizim gözümüze seçim dalgasına sokuldu…
Ne oldu?
Aylardır muhalefet ve yandaşlarına eklenen “gazcı” basın - yayın organlarına rağmen iktidar partisi hiç kimsenin (1 kişi dışında) hatta kendisinin bile beklemediği bir sonuçla tavan yaptı. Her 2 kişiden 1’i, iktidarın yeniden var olmasını istemiş, oyunu onlara vermiş oldu böylece.
Yeniden “ak” diyen topluluğa devletin verdiği fiyatı beğenmeyen fındıkçılar, hemşerilerine artık yeter diye Antalya’lılar bile dahil oldu. Oy oranlarındaki büyük fark hiçbir çamursal faaliyetinde meydana gelmemesine sebep oldu böylece.
Toprakçılık her yerde bakii…
“Toprakçılık” argo’da, hemşehrilerin gurbette yada iç sahada diğer yabancı alternatiflere karşı desteklenmesi sahip çıkılması anlamına geliyor. Bunun örneklerini özellikle erkekler askerde görürler. Bunun yanında illegal şekilde yardım gereken her yerde de rastlanılır bir durumdur.
Bu olayı fiiliyatta 22 Temmuz seçimlerinde de gördük.
Sağ – sol mevzularında birbirini kıran illerdeki seçmenler, tanıtımlarını iyi yapacağını düşündükleri yada ülke çapında sivrilmiş (ideolojik fikirleri yüzünde öne çıkmışlardan bahsetmiyorum) isimler için tek ses olmakta ve bu sayede bağımsız bir aday tek başına partileri ezip geçmekte. Buna en iyi örnek Rize ve Elazığ seçmenlerinin meclise gönderdiği milletvekilleridir. Önceki seçimlerde ise bu imece (hatırladıklarım) Malatya, Trabzon ve Kayseri’de görülmüştür.
Mantığı olmayan, doğruları ortaya çıkmamış takım tutan fanatik bir taraftar gibi koca bir kentin sadece tanınmış olduğu için bir ismi meclise sokması… Bize mahsus bişeydir bu da sanırım…
Geçtiğimiz aylarda;
Onca miting yapıldı “Cumhuriyet”e sahip çıkmak adına. 70-80 milyonluk ülkemden binlerce insan Al Bayrağımızla meydanlara koştu. Marşlar söylendi, vatanın tehlike altında olduğu uyanmaları gerektiği ve de bu gidişe bir dur denilmesi gerektiği söylendi durdu. Birkaç kanal bu mitinglerin resmi organı, birkaç sol parti ve bir grup aydın “modern” de genel kurulunu oluşturdu.
Olaylara objektif bakamayan dolayısıyla da doğru şekilde yorumlayamayan insanlar kendilerini bir tarafa dahil etmek zorunda kaldılar. Zorunda kalmaları tamamen kendilerinden dolayı tabi. Kimse kimseyi bir taraf olmasına zorlamadı, zorlayamazda elbet. Fakat taraf olma huyumuz meşhurdur.Daha düne kadar Türk halkı, Tülin ve Caner diye ikiye bölünmüş, en büyük gazetelerde Tülin ve Caner’i manşet olmuştu. Hey gidi hey…
Gelelim bugüne…
Aynı şartlarda yaşamaya devam ediyorum, mitinglere katılan arkadaşlarım gibi. O zaman da korkmuyordum, şimdi de. Al Bayrağımız da olması gereken yerde, yani her şey yerli yerinde, olması gerektiği gibi.
Salı, Temmuz 17, 2007
Cuma, Haziran 29, 2007
O yüzden normal insanların kabus dedikleri şey benim rüyalarım oldu.
Ve rüyamda ters birşeyler olmadığı zaman korkmaya başladım günlük hayatta tersine bişeyler çıkacak diye. Buda nerden ortaya çıktığını bilmediğim “rüyalar tersine çıkar” yüzünden. Hurafe olmuş resmen. Birde “kan çıkmışmıydı” çok sorulur. Alacağım cevap moralimi bozmasın diye hep duymak istedikleri cevabı onlara vermiş bende duymak istediği cevabı onlarda almışımdır ki bir sonraki korkutucu aşama gerçekleşmesin, başıma gelmesin diye.
Araştırmadımmı; araştırdım elbet dipte neler var diye fakat sağlıklı bir cevap kimse veremedi bana. Şiddetle yakından uzakdan alakası olmayan çok sevdiğim bilinçaltıma çamur atmaya kalktılar ve haliyle bu tez bana inandırıcı gelmedi.
Çarşamba, Haziran 27, 2007
Cumartesi, Haziran 09, 2007
Kınalı kuzular ölmesin
Gün geçmiyor ki camii avlularından şehit yakınlarının feryatları yükselmesin göğe.
Dün Antep, Kırıkkale, Osmaniye ve Ankara’dan cennete uğurlandı şehitlerimiz. Binlerce Türk’ün katıldığı yürek dağlayan törenlerle, dualarla yolculandılar.
Şehitlik mertebesi ölümlerin en güzeli, en kutsalı olsa da gelin bunu siz bir de kendisine doyamamış karısına ve anasına anlatın. Yok öyle bir şey. Vatanımıza can feda ama genç ölümler beter ediyor hepimizi.
İçi yanıyor insanın; en taş kalplisinin gözlerinden sicim gibi yaş dökülüyor bu manzaralar karşısında.
Dünü, bugünü sorguluyorum kendimce. Eşkıya örgütünün kuruluş tarihleri belli. Neden ortaya çıktıkları ve kimlerden destek aldıkları da. Hatta kimlerden destek alacakları da.
Kurtuluş savaşında milletlere, en büyük (!) lere karşı bile eğilmemiş, yenilmemiş bir ordu, neden şimdi böylesine etkisiz ve de neden 25 yıldır sonlandırılamıyor benim bir türlü aklım almıyor.
Düşündükçe siniri bozuluyor insanın. Örneğin terörist başı odtü’de okurken, o ve yandaşları tarafından bu çetenin temelleri atılırken istihbaratımız nerdeymiş. Neden fark edilememiş . Neden yılanın başı küçükken ezilememiş.
Görevini doğru yapamamış her otorite personelinin; o şehit anası yüce insanların beddualarından payları vardır. Yüce şehitlerimizin 20 yaşında bu dünyadan vatanları için göçüp gitmeleri gibi. Görevini eksik yapan birileri yüzünden yada mani olabilecekken bu savaşa durup seyirci kalınarak gencecik insanların “ŞEHİT” olarak ölmesine göz yummak ne kadar doğrudur.
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bazılarının ayması için umarım yakınlarına ateş düşmesi gerekmez.
Pazartesi, Haziran 04, 2007
Sahte Ok
Ne poker suratlılar gördüm aslında yüzlerinde ayna olan ve de ne hırsızlar; kendilerini hokkabaz zanneden.
Kendilerini kale zannedenler hiç ummadıklarını anda hayatın rest demesiyle yıkıldılar, daha da yıkılacaklar.
Oynatıcı hep kazanır, blöf yapmaz. Kaybedecekler de zaten masaya oturduklarında kaybetmişlerdir.
Perşembe, Mayıs 31, 2007
"sen"
Akıyorsan yatağını buluyorsun ama hava şartlarına karşı tedbirliysen.
Örneğin aşırı soğukta donarsın. Donarsan da yolda kalırsın. Sıcak hava da ortalıkta olursan buharlaşır, sonrasında ipi kopmuş uçurtma gibi uçar gidersin.
Bilmediğin gerçekler değildi bunlar oysa. Hep antrenmanlı ve tetiktin, iyi de aktığını düşünmüştüm, referanslarla birlikte.
Nasıl hissiyata sahiptin, lopların işleyişinde nasıl bir sorun vardı bilinmez...
Ve sen kendini buharlaştırdın şubat ayazında...
Düşünülmedik bir anda başrol verdiğim oyuncum buharlaştı aniden.
İsmini hatırlayamadığım bulutlar seni getirmeye yetmedi.
Tekrar geri dönesin diye edilen dualarla göğe açılan eller yağdırmaya yetmedi bulutlarda seni.
Ta ki fırtnıyla gelen küçük kızların gözyaşlarında görene dek .
Cumartesi, Mayıs 26, 2007
Magnet teşekkürler
Uçurtmamla yakalasam güleryüzlü bir akşamüstü.
Çayıma karıştıracağın şekerlerin gibi kanıksayarak kavuşmak,
Bir bebenin ilk “an ne” demesi gibi heyecanla ismini kulaklarına fısıldamak...
Kollarımla seni sımsıkı kucaklamak istiyorum;
Güleryüzlü bir akşamüstü
Yüreğine sağlık
Perşembe, Mayıs 17, 2007
kendi kendine konuşmaktır aşk (cezmi ersöz)
Sende istemezdin.
Hatasından ders almamış küçük bir mahkuma verilen ceza yanında özne’de ödüyo işte faturayı, dışarıda olsa dahi nefes alıp verdiği her dakika da.
Yokluğun madden en ağır ceza olduğunu başına vura vura öğrenirsin...
Yetmez ki geçmişde kalan uzak ve hatta artık dışarıda kalmış hatıralar...
Rüyalar, hayaller, yaşanılanlar bir yere kadar. Kanlı canlı karşında olmadıktan sonra. Yemeğe çalıştığın her lokma da silüteni kesmeye çalışırsın, kesmeye hasret kalmış kör bir bıçakla...
Şarkılar sana söylenir, hızını alamaz savrulursun pilini bitirdiğin mekanik bir saatin içinde.
Sabır türküleri okunsa da kulağına, bilirsin bunları halbuki ama içinde büyümeyen kız çocuğu bunu bilmez, bilemez.
Sanrılarla yaşamaya alışmak, hayatı idame ettirmek, susuz akvaryumda sırtüstü yüzmekmiş meğer değil mi?
Sadece eski bir çığlık kalmış geriye senden ve davetsizce gelen gizli telefon tacizleri...
Çarşamba, Mayıs 16, 2007
Kuaförümde bir çocukla karşılaştım avukat. kaza geçirmiş, trafikte yayayken araba çarpmış ve beli kırılmış. Dev bir korse giyiyor, robocop elbisesi gibi. kötü hissettim kendimi onu öyle görünce. Sorular sormak istedim, üzülmüştüm ama gene de toparlayamadım cümlelerimi kafamda. Böyle durumlarda enteresan sorular soruyorum o durumdaki insanlara (genelde bir şekilde ezilmişlere) ve kendilerini motive edici cevapları kendi ağızlarından almayı başarıyorum. Erkek yada kadın fark etmez "güçlü benliği" uyandırıyorum içlerindeki. Olsa da olmasa da bir şeyleri kıpırdanıyor.
Telefonum çalmıştı saçlarımı kesilirken, bir şeyler yazmıştım orda bulduğum bir kağıda. Çıkarken unutmuşum. Kazazede çocuk notlarınızı unuttunuz dedi. Telefonuma yüklemiştim oysa notu ama gene de bir şekilde konuşmuş olmak sanki bana iyi gelecekti onunla.. Teşekkür ettim, o da gülümsedi.
Cildim kolay tahrip olmaz, çok hassas değildir fakat nedense her kuaför çıkışı yüzümün elmacık kısmı kıpkırmızı olur, yolda yürürken herkes bana bakıyormuş gibi hissederim, utanırımda. Sanki bir kusurmuş gibi; istememde insanların bana dikkatli dikkatli bakmalarını. Ben gene bu şekilde düşünüp yolda yürüyorken eski bir arkadaşımı gördüm zannettim. Oymuş, yanılmamışım. Bir beyaz eşya dükkanın önünde karşı karşıya geldik, öpüştük. Dar bir pantolon ve üzerine kolsuz bir body giymiş, giydikleriyle de oldukça da zayıflamış görünüyordu. Yüzündeki kemikler belirgin bir hal almış, karnında ise garip bir şişlik vardı. Hamile misin diyemedim çünkü o kiloyla hamile olunamazdı.Acaba bir rahatsızlığımı var yoksa ur,kist gibi bir şey mi var diye düşünürken ben evlendim diyiverdi. Hamileymiş.
Gül ağacında portakal gibi durmuştu çok şaşırdım...
İlk kez böyle bir gebelik gördüm, sanki binlerce gebe görmüşüm gibi...
Pazar, Mayıs 13, 2007
Bilinçaltından gelen telkinden midir yoksa başka bir durumdan mı bilmiyorum ama sanırım dalgalarla oluşan sallantı “beşik”i hatırlatıyor ve saatlerce sallanmak istiyorum; bir bebenin anasının ayaklarında sallanması gibi.
Sallanıyorum da, biberonumda kirlibeyaz soğuk sıvıyla.
Bunun yanında neden denizcilerin kirlibeyazla barışık olduğunu bizzat yaşayarak öğreniyorum. İstikrarımdan dolayı kısa bir süre sonra da daha iyi bir öğrenci olacağım da muhakkak.
Bugün öğleden sonra daldım gittim, yalnızdım bir süre.
Eriği tuttum, sonra çiğköfteyi, sonra yelkenliyi ve Tamer’i ve çarptım hepsini… Adın çıktı ama gene bir eksik vardı.
Cuma, Mayıs 11, 2007
Pazar, Mayıs 06, 2007
Zamanında gelmesi gereken beklediğim ne varsa aslında zamansız gelmesi yada gelmemesi kadar da sindirmiş olduğumdan sürpriz yaşıyorum bir anda karşımda gördüğümde. Oysa sürprizleri hiç sevemedim ben; sonunda “Sürpriz yapmak istemiştim ” le biten cümleler olduğundan belki de. Bunla beraber mutlu edeni de denk gelmedi yaşamadım hatırladığım kadarıyla ve sürpriz kelimesini duyunca antipati katsayım oldum olası hep tavan yapar.
Sevmiyorum...
Perşembe, Mayıs 03, 2007
Aranmayı bekler gibi aranıyor, aramak için.
Duymadığı şeyleri dinledi dün gece, şahidiyim.
Bir nefes uzakta ama galaksiler var kapsama alanları arasında, görmediği rüyaları düşünür gibi…
9 ay olmuş son çocuk öleli, en küçük olan.
En son zehrin, en pis gecenin sabahı. Ağıtları ve acısı hiç dindirilemeyecek.
Cumartesi, Nisan 28, 2007
Daha farklı bir bakış açısı getireceğini kendime empoze etsem de aslında fayda yerine zarar ettiğimin farkındayım.
Görmeden yaşamanın ne olduğunu bilemem ama görüp de görmeyen gözün nasıl gördüğünü sanırım iyi biliyorum...
Ekipte unuttuğum tüm rüzgarlar, fırtına yerine kasırga olarak geri geliyor düşsel tarlalarımdan...
Böyle anlaşmamıştık oysa.
Perşembe, Nisan 26, 2007
Görüşücez
Aylar önce yazdığım bir yazımda “darbeli kadınlardan” ve onlarla birlikte ortaya çıkan sinerjiden bahsetmiştim. Ege’de, yağmurlu ve gri bir gökyüzü altında, rüzgarın yelpaze dalgası gibi yüze çarptığı büyükçe bir teknede aynı olay yaşlı bir denizciyle tekerrür etti. Çekildik...
Kısa bir tanışmadan ve karşılıklı retina teyidi alındıktan sonra gönül kapıları ardına dek açıldı, dalmışız.
Bir süre sonra bulunduğumuz ortamdan madden uzaklaşan tatlı ihtiyar bana yaşadıklarını anlatırken içki içmekten çatallaşmış sesiyle, adeta geçmişe geri döndü, gözleri takılmak üzere bir kara parçası yada herhangi bir şey ararken. Anlattıklarında hep kendimi bir yere koydum, farklı bir hayatta aynı rolleri oynayan iki yabancı olmamıza rağmen.
Etkilenmedim desem yalan söylerim, söyledikleri halen zihnimde eko yapıp pinpon topu gibi çarpıp duruyor,düşündürüyor.
“Geçip gittin hayatımdan, sanki karabulut geçti.
Sen yokkende geçti zaman; ama beni ezip geçti”...
Kelimeler kifayetsiz denir ama genelde yalan söylenir.
Kendi yazdığı şiirden hatırladığım, aklımda kalan bu iki satır da aklımdan çıkmayan minik gözleri ve bu cümlelerin üzerine düşmüş koyu bir gölge...
Görüşücez...
Salı, Nisan 17, 2007
Ege beni çağırmış
Tezat, üşümeyide unuttum uzun zamandır, kalın giyeceklere elim uzanmadı gene ve gene bu yalancı kışta, ince eskilerle geçiverdi, zemheri bile.
Kent geceleri git gide fark edilir şekilde sessizleşiyor. İnsanlar daha erken giriyorlar evlerine. Annelerin akşam olunca zorla eve soktuğu çocuklar bile boyun eğmişler kendilerinden daha asi ebeveynlerine, sessizler...
Sessizlik, küçükken izlediğim kovboy filmlerini getiriyor aklıma. 3-4 atlı kovboyun terk edilmiş görüntüsü verilmiş kasabanın meydanında kirli sakallı, şüpheci kısık gözlerle etraflarına baktılarını hatırlıyorum ve çatlamış kuru topraklarda takırdayarak yankılanan nal seslerini. Bu sessizlik barın üst katından birinin silahla ortaya çıkmasına kadar sürerdi. Bir şekilde kovboyların tartışılmaz galibiyetiyle sona ererdi.
Melankoli kokusu fena itiyor beni, sessizlik gibi. Kendimce aldığım önlemleri tatbik etmekde pek başarılı olduğumu düşünüyorum. Bu uğurda bedenimi yormakdan büyük haz alıyorum. Başka bir şey düşünmeyi önlediği gibi ilerleyen yaşın kaybettirdiklerinide geri getirdiğini görmek yemek sonrası “afiyet olsun” gibi oluyor. Oluyor.
Yarın güneşe doğru araba süreceğim. Ege’nin en güneyine, ait olduğumu hissettiğim beni çeken yerlere, en sevdiğim şekilde hiç durmadan yolculuk yapacağım.
Ege beni çağırmış, tamer’le birlikte.
Çarşamba, Nisan 11, 2007
Döndüm
Teknik sorunlardan yazı yazamamamın suçunu farklı nedenlerde aramış çoğu sanal takipçim.
Belirttiğim gibi sadece teknik neden, başka bir durum söz konusu değil.
Yazmaya devam...
Cuma, Mart 23, 2007
blablarino
Kardan kapanmış dağ yolları,
güneşle beraber çamurlu yüzünü göstermeye başlıyor yavaş yavaş.
Bunun sonrası, yani ikinci aşama kuruyan topraklar. Hemen ardındansa çatlayan.
Çıkamazsın işin içinden.
Çarşamba, Mart 21, 2007
DÖNDÜM
Tualimde ne renkti tam anlamıyla bilmiyorum o zamanlar “kahverengi” olarak algıladığım ve kullandığım zamanı, şimdiyse terimizle beraber içimizi, acımızı akıttığımız o yüksek dağlar bana “beyaz”ı dolayısıyla özgürlüğü, müthiş bir ruh dinginliğini pompalıyor. Özlüyorum...
Yurdum dağları genelde isimlerini bulunduğu bölgeden alır hatta tüm dünyadakiler.Göl ve deniz isimleri gibi. Ordakiler farklıydı ama. Kızılderililerin çocuklarına isim koymalarına benzetiyordum; çocuk nasıl ilk yaptığı gerçek faaliyetle isimleniyorsa, bu kara parçası üzerindede öyle bir olay olması gerekiyordu. Yani üzerinde oluşmuş bir silüet, orada öldürülmüş bir hayvan yada birilerinin gözüne farklı gelmiş kar tepeciği bile oranın isminin konulmasına yeterli olmuş, dilden dilede öyle geçmiş ve geçecekte.
Benim asıl dikkatimi çeken isimlendirilmeyen, rakımıyla zikredilen yalnız dağlar. Kendi halinde ve silik bir mahkum gibi yaşayan dağlar ve tepeler.
Koordinatlar verilip intikale çıkılınca, yani adres tayin edilince, atıyorum 2109 rakımlı tepeye çıkılacak dendiği zaman içimi bir tuhaflık kaplardı.
İstanbul’un kendi halinde insanlarının yaşadığı merkeze yakın bir mahalede yapayalnız yaşayan yaşlı kadınlar aklıma gelirdi nedense. Hiç çocuğu olmamış, belki de hiç evlenememiş. Sadece “teyze” diye çağırılan. Silik bir hayat, hikayesi ne olursa olsun.
Ayşe’nin annesi yada mehmet’in annesi diye çağrılmak yerine, ikinci katta oturan yaşlı kadın olmak can acıtıcı. Kötü bir şey olmalı böylesine bir yalnızlık, yalnız olmak, yalnız kalmak. Belki de yalancı yalnızlıklar...
Salı, Mart 06, 2007
Gereksiz alınganlığa lüzum yok
Birinci fırtına doğaldır tabiatta, ikinciye yakalanırsan kadermiş der geçip gitmeye çalışırsın. Peki üçüncü hatta dördüncü fırtınaya garip teknenle aynı denizde, aynı şartlarda yakalanmak akıl işimidir diye sorsalar verilecek cevap bulunamaz sanırım; cesurluk yada enayilik dışında. Çünkü anlaşılır gibi değil doğaya karşı şartları değiştirmeden savaşmak. İçindeki cesaret, yaşanan hezimet fotosenteziyle bi şekilde enayiliğe dönüşüyor, verilen mücadelenin hiç bir anlamı kalmıyor.
İnsanoğlunun dünyada varolmasıyla birlikte “hırs”da türeyivermiş adeta mantar gibi. Ego yada komplexle biçimlensede hırs hep aynı hırs. Yenik düşmeye mahkum bir kitlede hep varolmuş. Kıskançlık da cabası.
Genetikle uğraşsaydım eğer tüm zamanımı kıskançlığa hangi genin sebep olduğunu bulmaya çalışırdım eminim. Bu garip virüs daha küçükken başı ezilirse uzunca bir yolun çok az bir zayiatla kat edileceği kesin. Düşününce ne çok başım ağrımış bu illetten.
Çok sevdiğim erik’ten bile kıskanılmak, kişinin kendisini bir meyveyle kıyaslaması uzaktan komik geliyor..! Hayallerimden, sevdiğim sanatçıdan, arkadaşlarımdan ve şimdi yazdıklarımdan bile kıskanılıyorum... Birayla tuzlu fıstıkda yolda yarın onlarda listeye girmek için.
Karadakine ne kadar da saçma geliyor oysa bu denizlerdeki fırtına fakat bizzat bu konular için teşvik-i mesai yapılmış kimbilir ne kadar nefes tüketilmiş limanlarımda fakat karaktere oturmuş belirgin hatlar tornaya bile sokulsa değişmiyor, kişi bildiğini okuyor bununla beraber ilişki bitip, duygular zamanla körelip ortadan kalktıktan sonra ki yirmiyıl içerisinde gülmek için iyi bir malzeme oluyor.
Dipsiz kuyu anlıyacağınız ...


